Az sonra okuyacaklarınız bir kısmınızın hoşuna gitmeyebilir. Yaptığınız hatalar yüzünüze vurulduğunda bunları inkar etmek işinize gelebilir. Ya da görmezden gelmek, kolaya kaçmak istiyor olabilirsiniz. O yüzden bir daha düşünün. Gerçekten okumak istiyor musunuz?

Konumuz "İş Sağlığı ve Güvenliğinin Türkiye'deki Uygulamaları" olunca konuşulacak çok şey olduğunu düşünüyorum. Anayasaya göre herkes yaşama ve çalışma hakkına sahiptir. Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Kimse yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz. Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.

Hayatta kalmak için çalışmak zorunda olduğumuz konusunda hemfikiriz. Peki neden herkesin sağlıklı ve güvenli bir ortamda çalışma hakkı olduğunda hemfikir olamıyoruz?

turkiyedeki isg

İş sağlığı ve güvenliği alanındaki gelişmelerin sanayileşmenin sonucu olduğu gerçeği ışığında bakarsak, Osmanlı döneminde sanayileşmedegeri kalmış olmamız nedeniyle dünyada bu konuda yaşanan gelişmelere rağmen bu topraklarda ciddi bir gelişme kaydedilmemiştir.

İş güvenliğine ilişkin Osmanlı Devletinin en eski uygulaması 1865 yılında Zonguldak Kömür Havzasındaki çalışma usullerinin tespit edilmesi için çıkarılan Dilaverpaşa Nizamnamesidir. Yani Osmanlı Devleti İSG kavramıyla kömür sayesinde tanışmıştır.

Cumhuriyet tarihinin en büyük iş kazası olan 2014 yılında Soma'da yaşanan Maden Kazasında 301 madencimiz hayatını kaybetti. Bu kaza 1992 yılında Zonguldak'ta 293 can alan faciayı da sollamıştır. Madencilik sayesinde tanıştığımız İSG kavramına rağmen en çok canı kömür madenlerimiz almadı mı?

Ülkemizde her yıl 1.500 kişi iş kazaları yüzünden hayatını kaybediyor, 4.000 kişi çalışamaz hale geliyor, 2.000.000 saat iş kaybı yaşanıyor. En fazla kaza kömür madenlerinde, en çok ölüm inşaat sektöründe görülüyor. Trafikte iş için araç kullanımı esnasında meydana gelen kazalar ile tarım sektörünün bu istatistiklere pek dahil olmadığını da belirtlelim. Eğer AB ülkeleri gibi onları da ilave ediyor olsak zaten Avrupa'da en kötü iş kazası siciline sahip ülkemiz için daha da kara bir tablo gözüküyor olacak. Bırakın istatistikleri! "Herkes sağlıklı ve güvenli bir ortamda çalışma hakkına sahiptir" öyle değil mi?

Aristo "Gladyatör Diyeti"ni uyguladı. Dr. Bernardino Ramazzini tarihteki ilk işyeri olarak "Çalışanların Hastalıkları" (De Morbis Artificum Diatriba) adlı kitabını yazdı. Emile Zola'nın Germinali'ne bakın. Vincent Maheu Dit Bonnemort meslek hastalığından yürüyemiyordu. Alice Harikalar Diyarının "Deli Şapkacı"sı deli değildi, civadan zehirlenmişti.

turkiyede isg 1

Eylem Şen'in deri, tekstil ve kundura işçiliğinde meslek hastalıklarını anlattığı 25 dakikalık kısa filmi Barefooted Radiance (Çıplak Ayaklı Aydınlık)'i izleyenler var mı? Bir iş güvenliği uzmanının tekstil işlerinde "tehlikeli kimyasal" olmadığına (!) da değindiği bir röportajına rastladım dün ve bu filmi hatırladım ister istemez. Bu kişi A sınıfı iş güvenliği uzmanı! Gerçi artık herkes bir sınavla A sınıfı iş güvenliği uzmanı olma şansına sahip ülkemizde. 3000 prim günü olan C sınfı uzmanların sınavla A sınıfı olabilmesiyle birlikte A sınıfı uzman sayısı kısa sürede 650'den 9500'e çıktı!

2014 yılında Türkiye'de 120.000 iş güvenliği uzmanı olduğunu ve bunlardan bir tanesinin bile ilgili bakanlığa olumsuz rapor göndermediğini biliyor musunuz? İşyerinde 3'ncü kez gördüğü eksiklikleri bakanlığa bildirmesi gereken 120 bin iş güvenliği uzmanından bir tanesi bile bunu bakanlığa bildirmeye cesaret edemedi. Almanya gibi avrupa ülkelerinde iş güvenliği uzmanları tek bir sözleriyle üretim durdurma yetkisine sadece yasal olarak değil fiiiliyatta da sahip. Türkiye'de ise yetkisiz ve etkisizler, sadece yasal zorunluluk sebebiyle çalıştırılmak zorunda olunan insanlar olarak bakılıyorlar. Uzmanlara "biz senin patronla anlaştık sen bizim onayları ver" diyen işverenler var ülkemizde. Gerçi iş kazalarının sebebi olarak ihmalleri değil, işin fıtratını ve takdir-i ilahiyi görenlerin olduğu bir memlekette bu zihniyeti yadırgamamak lazım.

Arkadaşım, çalıştığı şirketin havalandırması yetersiz olduğu için bütün gün tiner soluyan işçilerinden biri fenalaşıp hastaneye kaldırıldığında ciğerlerinin tamamen "bitmiş" olduğunu ve artık işgöremez hale geldiğini öğreniyor. Bu şirketin iş güvenliği uzmanı da, işyeri hekimi de var. Ama havalandırması yok! Ne demek istediğimi anladığınızı düşünerek devam ediyorum.

Kültür 3-5 yılda oluşturulabilecek birşey değildir. İşverene "işçin baret takmazsa ne olur?" diye sorduğunuzda genellikle aldığımız "neden baret taksın ki, gökten taş mı yağacak?" cevabı yerine "işçim neden baret takmasın?" cevabını alabilmemiz gerek. O yüzden yolun daha çok başındayız.

Benim bu sektörde 2. yılım ve iş güvenliği uzmanı değilim. Bu zamana kadar iş güvenliği uzmanlarının ve firmaların işlerini kolaylaştırmak için çalıştım. Yönetmelikler hakkında müşterim olsun olmasın firmaları doğru yönlendirmek için çabaladım. Sırf beyaz duvar takıntısı olduğu için uyarı levhalarını asmayı reddeden işverenler biliyorum. "Cezası neyse öderim, sen karışma" diyorlar uzmanlarına. Cezayı da uzmanın maaşını da kendisi ödüyor nasıl olsa!

Sayıları 2.000'e ulaşan OSGB'lerden, yani yasa gereği bakanlıkça yetkilendirilmiş ve yasal süreler çerçevesinde firmalara personel temin eden özel kuruluşlardan bahsedelim biraz da. Yönetmelikle belirlenmiş yasal süreler ve saatlik ücretler üzerinden çalışırlar. Yönetmelikle belirlenen yasal sürelerde hizmet vermek derken örneğin 10 kişinin çalıştığı bir şantiyeyi ayda 2 saat ziyaret ederek Risk Değerlendirme, Acil Eylem Planı hazırlama ve yine yönetmelikle 4 ve 4'ün katları olarak verilmesine müsaade edilen 16 saatlik eğitimlerin verilmesinden bahsediyorum. Yasal süre ayda 2 saat ve bu işler tamamlanacak, işçinin can güvenliği sağlanacak öyle mi? Bu başlı başına yeniden düzenlenmesi gerektiğinden emin olduğum bir konu.

OSGB'lerin büyük bir çoğunluğu ticari amaçla kurulmuştur. "Bu sektörün kaymağını biraz da biz yiyelim, nasılsa yasal zorunluluk!"tan ileri gidemeyen bakış açısıyla "İSG kültürü çok önemli, biz hayat kurtarıyoruz" naraları atan kurucuları var. Baktığında bir personeli 40-50 firmaya hizmet veriyor ama çoğunun Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na bildirimi yapılmamış. Ya da bir müşteriye uzmanını 60 saatlik görevlendirme ile atıyor çünkü firmanın minimum buna ihtiyacı var ama söz konusu uzman firmayı ayda bir gün ziyaret ediyor. Bu noktada iğneyi başkasına çuvaldızı kendimize batırmamız gerektiğine inanıyorum. Kusura bakmayın ama aynı mantıkta olan iki işverenin işbirliğinden başka birşey değil işlerini böyle yürüten OSGB'lerle çalışmak. Böyle bir sektörve serbest piyasa var. Uzmanlar üç kuruş maaşla çalışıyorlar. Sen ucuza kapatmaya çalışıyorsun karşındaki de rekabete girmemek için ucuza iş vaad ediyor. Personelinin SGK'sını düşük göstereni var bunu yapabilmek için, görevlendirme yapıp masraf çıkmasın diye personelini senin firmana göndermeyeni var. Hesap sorman gerek! İyisiyle kötüsüyle bir hizmet alıyorsun ve bunu sana pazarlamak için "İSG kültürü" diyorlar, "hayat kurtarıyoruz" diyorlar.

Bir de bu sektörün azınlığı var. Bu azınlık OSGB'ler zaten "neden baret taksın ki, gökten taş mı yağacak?"gibilerle ya da bu işe sadece yasal zorunluluk olarak bakanlar ile çalışmıyorlar. Çünkü kültür denilen şey kısa sürede oluşmuyor. Bu romantikler işe kendilerinden başlıyorlar. Arka koltuk da dahil emniyet kemeri takılmadan aracı hareket ettirmiyorlar, merdivenden inerken trabzanı tutmayanı uyarıyorlar. Sizi ziyarete gelen herhangi bir OSGB firmasının aracını acil durumda en hızlı terkedebilecek şekilde park ediyor olması sizin için ne kadar önemli? Size bunları yapmanız gerekiyor derken kendisinin yapmıyor oluşundan rahatsız olmaz mısınız? "Dediğimi yap, yaptığımı yapma" durumu kültür oluşturmak isteyen bir firma için bulunmaz fırsat gerçekten! O yüzden bu azınlıktaki OSGB'ler bunlara dikkat etmediğinizi anladıklarında siz ayılıp bayılsanız da sizinle çalışmıyorlar. Düşünün sektörde bu kadar çok rakipleri var ama müşteri seçiyorlar! Bu da esas amaçlarının diğerlerinin "ticari amaçlarının" çok üstünde olduğunu gösteriyor. Bu OSGB'lere romantikler diyebiliriz. Romantik derken gerçekçi olmamaktan bahsetmiyorum. Bu kara tabloyu aydınlatan,sevgi ve saygıyı temel alan bir hizmet anlayışını kastediyorum.

Hayatta kalmak için çalışmak zorundayız. Bu konuda hemfikiriz, evet! Sağlıklı ve güvenli bir ortamda çalışmak herkesin hakkıdır! Ve artık bu konuda da hemfikir olmamız gerekiyor! Belki de "İş Cinayetleri"nin önüne geçip şu herkesin dilindeki "İSG kültürü"nü oluşturabilmek için ihtiyacımız olan şey biraz romantizmdir.

Çağla Has

İş Güvenliği Koordinatörü